Hangi Tılsımlı Söz?

Şiirle çok fazla ilgilenen biri değilim, hiç olmadım. Belleğimde, rast gelip de sarsıcı etkileri olmuş bazı bercesteleri hâlâ muhafaza ederim ama şiir okuma ve yazmaya neredeyse hiç hevesim olmadı. 

Şiir, benim için her zaman romantik ağlak bir evrenin literatürü olagelmiştir. Romantik ağlaklığın haddi zatında melankolik, pesimist ve umutsuz anlamlarla yüklü olmasının iticiliği, şiire karşı ilgisizliğimin ana nedeni olabilir, bilemiyorum. Çağrıştırdığı şeyler hiç de pozitif değil.

Şiir okuma ve yazmaya hevesim olmasa da zaman zaman şiir dinlerim. İbrahim Sadri, Yılmaz Erdoğan, Yusuf Hayaloğlu dinlediğim isimler…

İbrahim Sadri, diğerlerine göre hem süre hem de eser farklılığı açısından en çok dinlediğim isim olmasına rağmen, ‘tam olarak neyi istediği ve derdinin ne olduğu’ konusu benim için muamma olma vasfını sürdürüyor.

Sadri, dindar ve muhafazakar çevrenin şairi olduğu için biraz kıvranıyor. Çünkü çoğunda mesele aşk meselesi, giden bir sevgili var ve buna dair yazılan şiirler ‘helal dairede’ kalmak zorunda. Zira sevgili bu kardeşim… Gayr-ı meşrû şeyler yaşanmış, üstü örtülmüş fakat bunların bir şekilde, şeriatın dışına çıkmadan sevgiliye hatırlatılması gerekiyordur…

Adın Batsın, Unut, Bir Adın Kalmalı, Ihlamurlar Çiçek Açtığı Zaman, Özledim, Yalan… ilk aklıma gelenler.

Sadri’nin şiirleri, hem gayr-ı meşru bir şeyi anlatmıyor (veya anlatmamak zorunda) hem de kapalı/muğlak ifadelerle dolu. Kendi tecrübelerini şiirlerine altlık yapmışsa şayet bu ifadelere tam anlamıyla vakıf olabilmek için ne yaşadığını bilmek gerekiyor olabilir. 

Fakat ben bir dinleyici olarak ne anlama geldiği sadece yazanı tarafından bilinen, yan yana gelmiş kelime teklerinin meydana getirdiği şiirleri dinlerken, onları anlamaya çalışırken buluyorum kendimi, garip…

Ben dinledikten sonra muhtemelen başka albümler de çıkarmış olabilir fakat benim en son ve en güncel dinlediğim şiir olan ‘Öyle mi?’ şiiri böyle garip ifadelerle doludur örneğin;

Bir liman, bir ada, ıhlamur çiçekleri
Bir adam, kör olası bir yaz bitti işte, öyle mi?
Bir liman, bir ada, ıhlamur çiçekleri
Bir adam, kör olası bir yaz bitti işte, öyle mi?
[…]
Mavi neon nasıl yandıysa
Anılar, kuş sesleri, eski şarkılar
Saçları terlemiş bir ağustosta
Bırakıp gitmenin daha kötü geleceğini

Öyle mi? – İbrahim Sadri

Ihlamur çiçekleri, mavi neon, saçları terlemiş bir ağustos vs. Anlamı muhtemelen sadece Sadri’de meknûz, dinleyen için her biri hüzün depolanmış kelime tekleri. Sadece bu şiirde değil tabii. Muhtemelen sadece kendisi için bir şeyler ifade eden ve iç dünyasında birtakım önemli anıları tetikleyen tekil konseptlerden mürekkep birçok şiiri var.

Hoş, olabilir de. Belki üstadın birilerine bir şeyler anlatmak gibi bir derdi de yok. Derdi sadece derdini iç dünyasından dış dünyaya paketleyip gönderecek uygun bir araç bulmaktı ve şiir bunun için en verimli bir ‘liman’ haline geldi…

Tabii bu muğlaklığın ‘gizemli’ fıtratı, ortaya konan işe ekstra bir cazibe de katıyor. Muğlaklık diyoruz, kapalılık anlamı taşıyor. Kapalı kutunun içinde ne var? Gel, görebiliyorsan gör. Fakat her ne ise o içindeki şey, insan merak etmez mi? E ediyor haliyle… Gizem, merakı cezbediyor ve celbediyor; getiriyor yani birilerini o süjeye.

Ortada bir acı, keder ve dert olduğu kesin. Fakat derdini gizleyebilmekte de pek mâhir değil. Tam tesettüre sokamıyor, derdi çarşafa girmiyor. Acısını yeni model tesettürle setr ediyor. Tesettürlü ama hattı, hududu, kıvrımları belli. Bir çeşit ‘curvy hijab’. Tıpkı bu yeni nesil mütesettirelerin, erkek muhayyileyi tahrik etmesi gibi, neo-tesettürlü acı da aynı etkiyi gösteriyor…

Bundan seneler evvel, ‘Yalnızlık Methiyelerinin Psikolojisi’ başlıklı yazımda bu meseleye şöyle ‘değmiştim’;

İnsan merakı “gizem” ile, duyuları da “estetik” ile uyarıldığı zaman fıtraten o şeyi (kişi ya da nesne) çözmek ve duyumsamak ister.

Yalnızlık Methiyelerinin Psikolojisi – Abdullah Yargı

Zira gizem olmayınca kıymeti de olmuyor. Fakat gel gör ki, bu da bir yere kadar. Estetik duyumsamasını doyurup, dibine kadar deşifre ettikten ve bütün sırlarını öğrendikten sonra tüketip başkasına yöneliyor…

Sadri, gizemi cezbedicilik katmak için işlevsel bir araç olarak kullanıyor olabilir veyahut muhafazakar mahalleye ‘her şeyi ifşa etmeden’ ancak bu kadar sızdırabiliyordur.

Her ne ise, İbrahim Sadri’nin o buğulu sesiyle, arkaplanında ağır bestelerin yer aldığı ve en azından süresiz ayrılıkları anlattığını anladığım şiirlerinin yeri benim için ayrıdır. Her takıldığımda 5-6 farklı şiirini dinlemeden bırakmam.

Fakat Sadri’nin bir başka kusuru, tipik bir İstanbul şairi olmasıdır. Şiirlerinin çoğu vapur, liman, ada, sahil, martı vb. nemli kelimelerin geçtiği buram buram, vıcık vıcık İstanbul şiirleridir. Sık sık Yeşilçam’a atıflar yapar ki bu da İstanbulculuğuyla ilgilidir.

Belki bir İstanbullu için kıymeti ve anlamı olsa da bizim gibi Ankara çocukları için fazla nemli ve romantik…

Sadri’de acılarımı eşleştirebilsem de düşüncelerimi ve genel hissiyatımı eşleştiremiyorum. Zira Sadri’nin şiirlerindeki adam, sevgilinin ayrılığına sürekli ağıt yakan ve bunu içselleştirmiş, senelerce dönmesini bekleyen, acıdan zevk alan, ığıl ığıl ağlak bir romantizme saplanmış durumda. Melankolinin en dibinde, asosyal, realiteyle bağı kopuk bir profil.

Halbuki bizim acıyı katmerli hâle getirmeye değil acıyı unutmaya ihtiyacımız var. Keşke hiç acı olmasa amma… Mükremin Çıtır’ın ifadesiyle ‘kazın ayakkabısı öyle değil’.

Kuru ve sert duyguları olan Ankara çocukları için bu kuruluk ve sertlik, nemli İstanbul erkeğinin ağlak bekleyişinin aksine rijidite ve radikallik doğurur. Sevgili konseptinin hatırlattığı şeyler ada, liman, vapur, martı gibi ıvır zıvır değil, daha makro soyutlamalardır;

Sana bakmak bir beyaz kağıda bakmaktır
Her şey olmaya hazır
Sana bakmak, suya bakmaktır
Gördüğün suretten utanmak
Sana bakmak,
Bütün rastlantıları reddedip bir mucizeyi anlamaktır
Sana bakmak,
Allah’a inanmaktır.

Yeni Bir Sayfada Sana Bakmak – Yılmaz Erdoğan

Her ne kadar daha çok İbrahim Sadri dinlesem de ve Sadri’nin şiirlerinin birçoğunun ana teması ayrılık olsa da, ayrılık ve şiir deyince aklıma ilk gelen Yusuf Hayaloğlu’nun Hangi Ayrılık şiiridir.

Hangi Ayrılık, 10 seneyi aşkın bir zamandır ara ara dinlediğim bir şiir. Sadri’nin ayrılık temalı şiirlerinin aksine, ayrılık için hissedilmesi gereken duygunun melankolik ağlaklık değil, ‘öfke’ olduğunu haykırır. Ayrılık, öfkelendirmelidir. Bu yüzden Hayaloğlu, şiirin sonuna doğru öfkenin şiddetini artırır ve sözlerin her birini balyozla vurur gibi vurur;

Dağ gibi adamı eze eze! …
Hangi anası tipli parlak çömeze,
Hangi alemlerde kahkahanı ettin meze?
Hangi yamyamlara yedirdin o masum rüyamızı?
Hangi mahluklar çiğnedi el değmemiş sevdamızı?
Hangi bıçak keser şimdi benim biriken hıncımı?
Hangi mermi dağıtır insanlara olan inancımı?
Hangi bekçi, hangi polis artık zapteder beni?
Ve! Hangi su bağışlatır?
Hangi musalla temizler seni?
Bu nasıl ayrılık!?

Hangi Ayrılık – Yusuf Hayaloğlu

Bu dozaj, maruz kaldığı her acıyı çöp kutusuna benzer şekilde kendi içine atarak ağlayan romantikliği yıkıp, acının olması gerektiği gibi ‘tehevvüre’ ve ‘yaşam enerjisine’ dönüştüğü dozajdır. İnsanın realiteyle bağını, yıkıp yerine yenisini yaparak kurmaya çalıştığı seviyedir…

Fakat beni en çok etkileyen, her dinlediğimde dikkatimi çeken;

Hangi mübarek dua,
Hangi evliya tesir eder, seni döndürmeye?

Hangi Ayrılık – Yusuf Hayaloğlu

cümleleridir…

Üstad, sevgiliyi döndürmek için birçok yol deniyor fakat bu, çaresizliğinin geldiği nihai nokta. Hoş, İstanbul oğlanları gibi evde oturup ağlamıyor fakat kendi eylemselliği de işe yaramıyor. Ne yapsa, nasıl dua etse, hangi evliyayla tevessül etse, hangi mübarek insandan istimdat etse geri döner?

Hiçbir eylemin işe yaramadığı, hiçbir tefekkürün çözemediği bu mes’ele, ne şekilde dua edilse, hangi tılsımlı sözler söylense çözülür?

Bilen gelsin bu meydâne…

‘Bir Gülsen Yeter’ veya Arabesk Dilencilik

2016’da bir yazı yazmıştım. İsmi, Ayrılık Şarkıları. O gün, birçok şey için kendisine fatura kestiğim moderniteye, bir de ayrılık şarkılarına ve acısına neden olmak sebebiyle fatura kesmiştim. Modernite, o zamanlarda her şeyi üstüne yıkabileceğim yegâne kötülük gibi geliyordu. Ali Bulaç, Abdurrahman Arslan, Roger Garaudy, Ebubekir Sifil gibi İslamcı, anti-modernist yazarları okuyordum. Hâliyle kavga ediyordum, şeytânî bir soyutlukla savaşıyordum. Meğer yel değirmenleriyle savaşıyormuşum…

Şimdi, bugünden oraya baktığım zaman öyle değil, bir şeyler değişti. Moderniteye baktığım yer ve en önemlisi modernliğe yüklediğim anlam değişti. Artık bugün aynı suçlamaları yapmak oldukça haksız geliyor. Modernite, belirli bir zaman diliminde yaşanan büyük sosyolojik hadiselerin toplamına verilen ad olsa da, her çağ kendinde ‘moda’ olanı; ‘şimdi ve yeni’ olanı yaşıyordu. Modernlik gâlibâ zamanın ruhuydu (zeitgeist)… Aydınlanma ve endüstri devrimiyle başlayan zamanın ruhuna ‘Modernite’ diyorsak, modernlik, herhangi bir zaman diliminde yeni ve şimdi olan her durumu teşmil eder bir kavram olmalıydı; öyle değil mi?

Her neyse… Zamanın çocukları (ebnâ’u-l vakt) için, zamanın içinde yaşayıp zamanı aşamadan, ona karşı savaşmak artık absürt ve verimsiz bir ameliye olarak görünüyordu… Daha da önemlisi ortada bir suç varsa şayet, hedef şaşırtan, asıl suçu ve suçluyu gizleyen bir işlev de görüyordu.

Velhasıl, ne ayrılık şarkılarının ne de bu ayrılık şarkılarını yazdıran ayrılık acılarının asıl müsebbibi modernite vakıasına maruz kalarak bireyleşmekti. Birey olmak, moderniteden önce de vardı. Bireycilik, insanın kendinde, kendine özel bir şeylerin olduğunu hissetmesi, kendisinin kendinde bizzat değerli olduğunun farkında olması ve bunu müdafaa etmesi ise bunun temeli bireyin var olmasıdır. Bireyciliğin olmaması, bireyin kendini ve özgürlüğünü hatt-ı müdafaa olarak görmemesi, bireyin olmaması anlamına gelmez zira. Birey, bu öznel durumunun farkında olmasa da bunu hisseder…

Ayrılık şarkıları, arabesk distopyanın en meşhur temasıdır. Ağlamak ve isyan etmek için en verimli arazidir. Kalkıp kendine gelmek, düşeni toparlamak, olmuyorsa diğerine yönelmek yerine oturup ağlamak; yani aslında tembellik yapmak için münbit bir toprak hâlindedir. Hayal kırıklıklarını, kızgınlıklarını ve iş bilmezliğini mevhum, muhayyel, farazî bir düşman olan moderniteye atan Abdullah gibi, ayrılık acısını tembelliklerine sebep yapanlar da aynı adresleme hatasına düşüyorlar. Belki de acı gerçeklerle yüzleşmekten korkuyorlar…

Yüzleşme, bilhassa insanın kendisiyle yüzleşmesi, kendini eleştirmesi, ‘Ben nerede hata yapıyorum?’ diye sormasıyla başlar. Hatanın varlığını kabul eder ve bunu hâricî bir nedene değil, kendine bağlar. ‘Dış güçler’, sadece makropolitik bir paranoya değil, aynı zamanda mikropsikolojik bir paranoyadır. En küçük birim olan bireyin kendisini özeleştireye tabii tutamamasının, en büyük birim olan toplumdaki tezahürüdür belki de, kim bilir…

Bu ağlaklık, öylesine patetiktir ki iş iyiden iyiye dilenciliğe evrilir. Terk edip giden vefasız yarın ardından ağlamak kesmez, bir de dön diye yalvarır;

Dön sevgilim dön
Ayrılığına dayanmaz kalbim
Dön sevgilim dön
..

[…]

Bilsem ki olacak senden ölümüm
Çekinmem canımı sana veririm

Dön Sevgilim, Müslüm Gürses

Sevildiği halde umursamamış, bir de üstüne bırakıp gitmiş birine ‘dön’ diye yalvarmak… Bunu yaptıktan sonra bu gözü yaşlı güçsüzlüğün, güç temayülündeki kadına cazip geleceği zehâbına kapılmak… İnsanın kendine reva gördüğü bu türden bir özsaygısızlığın, karşı tarafta saygı uyandıracağını zannederek bir dönüş ümit etmek; oldukça büyük bir yanlış empati olsa gerek.

Fakat arabesk dilenciliğin bir sınırı yok… Ağlamak ve kendine kıyasıya acımak için düşülen derekenin de… Halbuki, kendini eleştirip yapıcı bir faaliyete girişmek, gerçeklikle bağını tekrardan daha güçlü tesis etmek başka bir şey, kendine, onu değerli bir şeyin öznesi olarak görmekten çıkaracak kadar acımak başka bir şey. Eyne’s-sera mine’s-süreyya…

Mesela… Bir başka Müslüm Gürses şarkısı;

Bu kadar çaresiz bırakma beni
Bağlandım bir kere çok sevdim seni
Senden istediğim çok şey değil ki
Uzaktan uzağa bir gülsen yeter

Bir Gülsen Yeter

veya Hüseyin Tatlı’nın Varlığın Yeter’i;

Ben seni çok sevdim deliler gibi
Bu büyük aşk ancak toprakta biter

Ne bir selam gönder, ne halimi sor
Olsun be güzelim, varlığın yeter

Varlığın Yeter

Birinde sevgili ‘bir gülse‘ yeter; diğerinde sevgilinin ‘varlığı‘… Yeter mi kardeşim hakikaten? O kadar seviyorsun, bu kadar az şeye nasıl razı oluyorsun? Böylesi bir sevginin karşılığı bir gülüşü veya varlığı olabilir mi? Bunun karşılığı bir gülüş veya varlığıysa şayet, neden devam etmeli? Neden senin hissiyatın bu kadar ucuz hemşehrim? Bu kadar paraya bu kadar az mal niye yahu?

Bunları sorduktan sonra belki de arabesk dilenciliğin sonucunun duygusal enflasyon olduğunu söylemek gerekir. Şişirme duyguların bir değeri yok demek îcâb eder. Zira özsaygısı olan insanın duygularının da değerli olması lazım gelir.

Arabesk distopyada en değersiz şey insanın bizzat kendisi ve duyguları oluyor. Şu halde altı (6) yıl sonra, ayrılık şarkılarının ve acılarının nedenini bireyleşmek değil de tam tersine, bireyin kendi değerini gayya kuyusuna düşürmesi, ‘bireyliğini yitirmek’ olarak işaretlemek daha makul geliyor.

Bundan 6 yıl sonra -yaşarsak- neyi işaretleyeceğiz, Allah bilir…

Sadeliğe Açılan Savaş

Basitlik, bir vasatlık göstergesi olarak addedilir. Bu, mefhûm-u muhâlifinden istihrâç sûretiyle tefsir edildiğinde bir konseptin, karmaşıklaştıkça daha önemli ve âlî olduğu anlamına gelir. Halbuki komplikasyon, tıb ıstılâhındaki menfî kullanımını haklı çıkaracak şekilde çoğu zaman istenmeyen şeylere neden olur. Komplikasyon, karmaşıklaşma ve çetrefilleşme, esasen istenmeyen şeylerin en bâriz vasfıdır.

Basit ve sade olanın zerâfeti göreceli olsa da zerâfetten çok daha önemli olan şey sâde olanın ne verdiğini veya ne istediğini apaçık belli etmesidir. İşlevi, misyonu, verdiği, verebileceği, kapasitesi ve istidâdı neyse herhangi bir yardımcı araca ihtiyaç duymaksızın çıplak bir şekilde kendinde gösterir. Yorum yapmanıza gerek kalmaz.

Yorum yaptıran, te’vil ettiren şey sizi yorar ve tedirgin eder. Çünkü yanlış olmak ihtimali vardır. Muamma arttıkça çözülecek şeylerin sayısı artar, sayı artıkça yanlışa düşmek nisbeti de öyle…

Burada kastedilen gizem ve esrara karşı kesin ve apaçıklığın kıyası değildir. Sade bir şey de pekâlâ bir gizin konusu olabilir. Karmaşık ve komplike olandan maksad, gösteren ile gösterilen arasında uyumsuzluk; illiyet bağının kolay kurulamamasına neden olacak absürt katmanlaşmalardır. Yani temelinde sade ve basit olan bir şeyin üstüne eklenegelen anlam tortularının onun yapısını bozarak faz değişimine neden olmasıdır.

Bakınız, belirsizlik/müphemiyet de karmaşıklaşmayı anlatmamaktadır. Müphem olanda belirsiz bir şey vardır ve bu belirsiz şeyin mahiyeti yalın bir şey olabilir. Oysa karmaşık (complicated) olanda ifade edilen veya gösterilen şeyin doğru olup olmadığını anlamak için arizamik bir tahlil ve soruşturma gerekir. Kaldı ki anlam katmanlarından herhangi birisinin yanlış yorumlanması, yanlış sonuç için yeterlidir.

Peki, sade ve basit şeyler nerede karmaşıklaşmaktadır? Esas soru bu olsa gerek…

İlim bir nokta idi, cahiller onu çoğalttı.” diye veciz bir söz rivayet edilir; Hz. Ali’ye nisbet edilen… Sözün vecazeti bir yana “vecazet” denen şeyin temelinde sadelik ve basitliğin -avamın tasavvurunun aksine- çok şey söyleyebildiği hususu olduğudur.

Belki de karmaşıklaşmayı ve komplike hale gelmeyi, eşyanın/şeylerin vecazetini yitirmesi olarak anlamak daha kolay olacak. Yani sadelik ve besatetin, kendinde gösterdiği apaçık manayla yetinmeyerek üstüne anlam eklemek; onun üstüne bir anlam katmanı daha ve keza… Noktayla yetinmeyip çoğaltmak, sözü retoriğe çevirmek; retorik üstüne retorik kurmak…

Anlamı katmanlaştırmak, gösteren ile gösterilen arasındaki anlamsal yolu uzatmak, dolandırmak ve nihayet anlamın kendini yitirdiği bir labirente dönüştürmek.

Sadeliğin karmaşıklaşması, göstergebilim muvacehesinde dilde böyle olurken, toplumda da aynı şekilde gerçekleşir. Zira toplumu kuran dildir. Dilde sadelik ve basitliğin kaybı sosyal ilişkileri de karmaşıklaştırmaktadır. Doğasında içgüdüler ve temel istekler bulunan ve bu basit güdülenmelerle hayatını idame ettiren insanın, dilde ve üyesi olduğu toplumda sadeliği kaybettiğinde bu basit istek ve ihtiyaçlarını gidermesi de zorlaşır.

Toplum, koca bir abartı olan anlamsal ve retorik yüklerden kurtulamadığı için temel isteklerini karşılayamayan insana, daha fazla retorikle döner. Her artı anlam, esas olandan biraz daha uzaklaştırır. Nihayet, temel ihtiyaçlarını karşılamak için bile abartılı anlam ve retorik kümeleri içinde savaşmak zorunda kalır.

Sadelikle savaş, insanın kendisiyle savaşıdır…

Katılımcı Demokrasinin Fıkdanı

Üstad Şükrü Hanioğlu, 2013’te yazdığı ‘Sandık – demokrasi, vesayet – çoğunlukçuluk‘ başlıklı yazıda, Kemalist ve vesayetçi bürokratik modernleştiriciliğin karşısına çıkan kalkınmacı muhafazakar bloğun da ‘demokrat’ olmadığını ifade etmiş. El-hak öyle!

Türkiye’de demokrasinin oldukça kırılgan olmasının nedeni, seçim ve halkın egemenliği paradigmasının –dünyanın diğer bölgelerine kıyasla– erken taraftar bulmasına rağmen, katılımcı demokrasiye dönüşecek kemmiyet ve keyfiyete ulaşamamasıdır.

Yoksa, vesayetçi Kemalistlere karşı sözümona ‘millî iradeyi’ ve demokrasiyi temsil etmek iddiasıyla ortaya çıkan muhafazakâr iktidarların günün sonunda, demokrasiyi –tıpkı diğer her şeyi olduğu gibi– kendi siyasal entitelerine alan açmak için istismar edip, Kemalist bürokratik vesayetçiliğe ancak ‘rakip’ hâle gelmesini ve aynı otoriterliğin bir başka rengine dönüşmesini nasıl açıklayabiliriz?

Milleti, kendi materyalist projesinin mühendislik nesnesi gören, ona danışmayı ve onun katılımını elitist hissiyatına yediremeyen Fransız mukallidi cumhuriyetçilere lanet ederken, çoğunluğun verdiği yetkiyi dikey ve yatay bütün alanlara denetimsiz ‘dikte etmek’ zanneden tramvaycılara maruz kaldığımızda ne diyebiliriz? Hâliyle demokratik olmayan cumhuriyetçilik, oyokratik muhafazakarlıkla karşılanıyor.

Bunlar hakikaten de birbirinin rakibi ve alternatifidir fakat asla biri diğerinin fevkinde değildir.

Demokrasi, ona ihtiyaç hissettirecek zorunlulukların sevkiyle ortaya çıkar. Nitekim Batıda öyle olmuştur. Türkiye ve benzer Doğu toplumları daha çok giydirme ve uydurma yöntemlerle demokratikleşmeye çabalar. Uydurma derken, fiksiyon değil, arkaplanı nesneye uydurma ve vice versa. Bir anlamda PhotoShop işlemi yani.

Mesela İhale Kanunu diye bir kanun çıkarıp, yüzlerce istisna ekleyerek kanunu işlemez hale getirmek, böyle bir uydurma/giydirme işlemidir. Kanunsuz, amorf bir ameliyeyi o hâlde, boşlukta bırakmamak için kanun giydirmek, hâlâ olmuyorsa istisnâyla uydurmak. Halbuki o iş için ne kanuna ihtiyacı var ne istisnasına. Kitabına uyduruyor.

Zorunlu değil zoraki… Demokrasi de zoraki olduğu için ‘uymuyor’; bu PhotoShop işlemi çok belli oluyor. Demokrasi, kendisini hak etmemiş toplumlarda Türkiye’de olduğu gibi ‘oyokrasi (votecracy)’ zannediliyor.


“Ancak burada önemli olan “demokrasi” ve “katılım” taraftarı muhafazakâr pozisyonların özde “demokrat” pozisyonlar olmaktan ziyade “çoğunluk”u arkasına alarak yukarıdan aşağıya yürütülen toplum mühendisliğine karşı çıkmayı hedefleyen “savunmacı” tutumlar olmasıdır. Bu nedenle de kalkınmacı muhafazakârlık “katılım”ı, bilhassa iktidarda olması durumunda, “çoğunlukçuluk” olarak yorumlamaktadır.

Bu açıdan bakıldığında “ideal” demokrasisi sandığın sınırlı konularda iktidar sağlaması, diğer alanlarda ise son sözü bürokrasinin söylemesi olan modernleştirici yaklaşıma karşı çıkan kalkınmacı muhafazakârlığın sunduğu alternatif, seçimin her alanda dikey karar alma ve uygulama yetkisi vererek “siyasî aktörler” dışında toplumsal grupları muhatap almayan iktidar yaratacağı bir yapıdır.”

https://www.sabah.com.tr/yazarlar/hanioglu/2013/09/01/sandik-demokrasi-vesayet-cogunlukculuk

Devam Edebilmek…

Koca bir boşluk… Boşluk yalnızlığı içkindir. İçeride sizin bile olmadığınız, kendinizi bulamadığınız; geniş fakat hareket edemediğiniz bir alana benzerken, burada bütün saiklerin, motivasyonların, güdüleyen planların boşa çıktığı bitişik anlar silsilesini tecrübe edersiniz.

İzlemek ve oturup beklemek… O beklemek ki âna sıkışır, lâhza lâhza geçmek bilmeyen bir zamana dönüşür. Zamanın daha da bölünemeyen parçasında can sıkıcı bir sessizlikle karşı karşıyasınızdır. 

Binaenaleyh, sessizlik her zaman teskîn etmez. Belki de bu sükûndan sıkılmışsınızdır. Ne var ki sükûnu bozmaya yeltendiğiniz, onu tahrik etmeye çalıştığınız her dem sonuçsuzluğa mahkûm olur. Geri döndüğünüzde boşluk daha büyümüş, beklerken doldurduğunuz umut bataryaları tam dolmadan çıkardığınız ve bunu sürekli yaptığınız için çürüme ve yozlaşmaya yüz tutmuştur. Zamansız girişimleriniz, zamana gayr-ı tabii müdahaledir; olmayacak şeyi oldurmaya çalışan cılız hamlelerin yarattığı hasar ise kendisi kadar cılız değildir…

Umûdu, geri dönüşüm kutusuna gitmiş ve fesâda uğramış çöp unsurları geri getirmeye ve kurtarmaya çabalayarak tekrar yüklemeye (reload) çalışırsınız. Yazık ki, bunlar tamir edilemez unsurlar ve çoktan klişeleşmişlerdir. İstediğiniz sonucu alamamanız sonuçsuz olduğunu anlamına gelmez, bilakis, derin psikolojik sonuçları tevlîd etmeye müstaittir. Lehte bir sonuç beklerken, aleyhte tezâhürlerle karşı karşıya kalabilirsiniz. 

Sadece umudun inkisârı değil, gradonun da inkisârı gibi istenmeyen pek çok yan etkiyi intâc edebilme imkânı yeterince korkutucudur. Boşluğu doldurmaya, sessizliği kırmaya çalıştığınız bütün zamansız eylemler, daha büyük bir boşluk, daha büyük bir sessizlik, daha büyük bir umut ve itibar kaybı ile neticelenecekse şayet, geri dönüşüm kutusunu tamamen boşaltmayı, geri döndürülemez bir silişi gerektirmez mi? Elcevab; behemehal!

Binâenalâhâzâ, kullanılmış ve işe yaramadığı anlaşılıp çöpe gönderilmiş bir parçanın artıkları bile yeniden gündeme gelmemeli; uzun süreli hafızanın derin çukurlarına gömülmelidir.

İnsan makine değil; derinlere gömdüğünü sandığı çöpleri pekâla hatırlayabilir. Bunlar tam da bahsi geçen boşluk ve sükûn hengâmınde hatırlanır; muhayyilenin provokasyonuyla zamansız girişimlere neden olabilir. İşte tam da bu anlarda döngüye düşmek tehlikesi meydana gelir. Döngü daireselliği ve zamansızlığı anlatır. Bunun size de bir şeyler anlatması beklenir. Döngü her şeye baştan başlayıp yine başa döndüğünüz gerçek tragedyadır. Boşluk, sükûn ve lahzaların hepsi dağılır. Ortaya çıkan şey sürekli tekrarlayan; muhayyilenin gerçeği kandırarak evirdiği simülatif ve kopuk bir gerçekliktir.

Döngünün trajedisi, tradejiyi gerçekten idrak ettiğiniz boşluk ve sükûn evresinden daha trajiktir…

Şu hâlde mutluluğu spontane, ansızın ve plansız gelişen yeni şeylerin ardında bekleyin. Hatta beklemeyin bile; beklemek o vehleyi ifsâd eder. O gelir çarpar size.

Hayatınıza devam edin.

Sekülerleşen Gençlerin Siyasi Eğilimlerindeki Değişimler

Independent Türkçe’deki ilk yazım yayımlandı. Daha önce akademik bir dergide yayımlanması için yazdığım makaleyi vazgeçip kendilerine gönderdim. Independent Türkçe editörü Merve Bayrakçı’nın yol göstericiliği ile başlangıç yaptığım bu yeni mecrânın hayırlı olmasını diliyor, kendisine teşekkür ediyorum.

….

‘Mustafa Kemal Atatürk’ten itibaren agresif laikliğin hakimiyeti, devletin dini alana karışmama sınırını aşarak çeşitli müdahalelerde bulunması ve toplum mühendisliği çalışmaları yapması mütedeyyin/muhafazakar kesimde dini duyguların bastırılmasına neden olmuştur.

Devletin, sekülerliğin politik veçhesi olan laikliği kendisi için gerçekleştirilmesi gereken bir ilke olarak görmekle kalmayıp, toplumu da tepeden inmeci, jakobenist politikalarla sekülerleştirme ve modernleştirmeye çalışması toplum tarafından karşılık bulmamıştır.

Binaenaleyh Türkiye, 20’nci yüzyıl boyunca hegemonik laikliği deneyimledi ise de toplum, kendisini devletin arzuladığı şiddette dinden soyutlamamıştır.

Pederşahi sistemin kaldırılması, kılık-kıyafet devrimleri, alfabenin değiştirilmesi, medrese, tekke ve zaviyelerin kapatılması gibi kanunların tatbik edilmesi, toplumun sekülerleşmesini sağlamamıştır. Zira siyasal yapı ve kurumların kanunlarla laikleşmesi mümkünken, toplumların sekülerleşmesi için kanunlardan daha fazlasına ihtiyaç bulunmaktadır (Ertit, 2020: 86).

Esasen bu durum tam tersi için de geçerlidir. İran İslam Cumhuriyeti’nde olduğu gibi hegemonik laikliğin tersi bir istikamette hegemonik dindarlık veya zoraki desekülerleştirme çabaları da yine halktan karşılık bulamamıştır.

Nitekim iktidarların devlet aygıtını kullanarak toplumları sekülerleştirme veya dindarlaştırma (desekülerleştirme) yönünde arzu ettikleri sonuçlara ulaştıkları görünmemektir. Ertit’e göre (2020: 93)

Facebook’un (veya genel anlamda internet ve sosyal medya araçlarının) 10 yılda yarattığı sekülerleştirici etkiyi Kemalist hükümetlerin 80 yıldır tatbik ettikleri dayatmacı politikalar gösterememiştir. Aynı durum ‘dindar nesil’ söylemi için de geçerlidir.

AKP sonrası bizzat parti kurmayları tarafından dile getirilen ‘gençliği dindar bir şekilde yetiştirmeye yönelik’ söylem ve politikalar da -belli bir grubu etkilese de- genel anlamda başarılı olamamış, gençlerde daha çok sekülerleşme meydana gelmiştir.

Bu bağlamda makaledeki temel problemimiz Türkiye’deki gençlerde görülen sekülerleşme olgusudur. Dolayısıyla bu çalışmamızda AK Parti’nin ‘dindar nesil’ söyleminin tam hedefinde olan gençliğin siyasal eğilimlerinin nasıl etkilendiği ele alınacaktır.’

Yazı linki: https://www.indyturk.com/node/400501/t%C3%BCrki%CC%87yeden-sesler/sek%C3%BClerle%C5%9Fen-gen%C3%A7lerin-siyasi-e%C4%9Filimlerindeki-de%C4%9Fi%C5%9Fimler

Wael b. Hallaq – İmkansız Devlet Kitabının İncelemesi

Bartın Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi Dergisi’nin yeni sayısı olan 15. sayısında Wael B. Hallaq’ın, İmkansız Devlet adlı kitabıyla ilgili değerlendirmem yayımlandı.

Hallaq, nev’i-şahsına münhasır bir akademisyen. Kitabında özetle, İslâmî bir siyasetin modern ulus-devlet koşulları içerisinde ortaya çıkmasının neden ‘mümkün olmadığını’ ortaya koymaya çalışıyor.

Bana göre İslâmî bir yönetim biçiminin imkânı şöyle dursun, bireysel olarak İslami bir yaşayışın kendini gerçekleştirmesi bile ulus-devlet ve Milliyetçiliğin olduğu yerde mümkün değildir.

Hallaq’ın da bunun ayırdında olduğu söylenebilir. Bu yüzden ‘Milliyetçilik ve devlet ikiz kardeş veya madalyonun iki yüzü gibidir.’ demekte; devletin kendi ‘metafiziğini’ bizzat Milliyetçilik ile yarattığını ifade etmektedir. Milliyetçilik, yeni ‘devlet’ anlayışının dinidir. Yerine geçtiği ise geleneksel örgütlü dinlerdir.

İslam’ın ‘sivil’ tarafının vurgulandığı en önemli eserlerden biri, İmkansız Devlet kitabıdır. İslam hukuku ve İslam düşünce tarihi uzmanı olan Wael b. Hallaq’ın ses getiren eserlerinden biri olarak üzerine kapsamlı değerlendirmeler yapılmayı çoktan haketmiştir.

İncelemeyi indirmek için tıklayınız: https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/1704012

AKPLİ+ İbneliği Büyüktür LGBTİ+ İbneliğinden

‘Kayyum rektör’ mevzuunun mihverinde, ülkedeki bütün politik tartışmalarda olduğu gibi iktidar sahasının dehhameleşerek büyümesi, yürütmenin yasama ve yargıyı kontrol altına alması ve demokratik ortamı yok etmesi bulunmaktadır.

‘Kayyum rektör istemiyoruz!’ sloganında tecessüm eden itirazların ana vechesi, iktidara yanlayan bazı İlahiyatçı ak-yavşakların iddia ettiği gibi ‘Boğaziçi kültürünün korunmasına yönelik’ kibirli bir savunmayı değil, ülkeyi babasının çiftliği gibi yönetmek isteyen menfur Şahsın, korkunç yetki genişliğinin sınırlandırılmasına yönelik makro-politik talepleri içermektedir.

Doğru; maksat rektörün kim olduğu veya liyakati değil, rektörü paraşütle ‘indiren’ diktatörlük yanlısı iktidarın her kuruma sinen kayyumculuğunu sınırlandırmak isteğidir (veya bundan duyulan rahatsızlıktır). 

Mesele yasallık hiç değildir. Yasal olanın meşru olmadığıdır. Metbu’larına tabiiyetten başka bir şey düşünmeyen, FETÖvari dini bir cemaate benzeyen iktidar vekillerinin, kanun makinesinden kanun çıkartarak yasalaştırdığı düzenlemelerin kamuoyunda hiçbir karşılığı yoktur. Zira 340 vekille istedikleri yasal düzenlemeyi yapabilme yetkisine sahip iktidar, anayasa değişikliği hariç bütün isteklerine ‘yasal kılıf’ hazırlayabilir.

Kaldı ki mevcut rektör atamaları yasal/hukuki de değildir. OHAL’in kaldırılmasına altı (6) gün kala çıkarılarak Anayasa Mahkemesinin denetiminden kaçırılan ve yetki kanununa dayandırılan ‘703 sayılı KHK’, yürütmenin yasamayı devre dışı bıraktığı hukuk facialarından biridir. Yasa ancak ‘yasa’ ile değiştirilir. Heyhat, yargısal denetimi yapabilecek Danıştay da ‘çadırın’ içinde olduğundan hukuken temeli ‘batıl’ olan bir kararnameyi ortadan kaldırma gereği bile duyulmamaktadır.

Aktrollerin rektör atamasına dair yaptığı bir başka zevzeklik, bundan önceki sistemde de ‘aynı keyfîlikte’ atamaların yapıldığıdır. Ortada ‘keyfî’ bir durum olduğunun kabulü, önemli bir merhale olsa da, trolün sözündeki zehir yabana atılmamalıdır. Cumhurbaşkanı âdeten ve teâmülen genellikle en yüksek oyu alan adayı seçmiştir. Daha az oy alan rektörlerin atanması ‘istisnâî’ bir şekilde vâkî ise de büyük tepkiler çekmiştir. Bir yetkinin varlığı onun ekseriyetle kullanıldığı anlamına gelmez.

II

Protesto anayasal bir haktır. Protesto, tabiatı gereği hükümet karşıtıdır ve temelinde de iktidarın yaptığı hak gasplarına itiraz vardır. ‘Hükümet istifa!’ mottosunda beliren ‘isyan’ bütün protestoların ana motivasyonudur. ‘Bunların maksadı belli, üniversite değil.’ diyen ‘Ak-dangalakların’ anladığı gibi protestonun maksadı tabiatıyla iktidara isyandır. Protestolar, sabrı taşıran bahanelere ihtiyaç duyar. Evet, mesele sadece ‘ağaç veya rektör’ değil, kendi sınırlarını başkasının sınırlarına tecavüz ederek genişleten iktidarın eleştirisidir. Gezi Parkında olduğu gibi Boğaziçi de yerinde bahanelere sahiptir. İkisi de meşrudur.

Her otoriter iktidarın yaptığı gibi Ak-müptezel iktidar da protestoları hızla kriminalize etmektedir. Önce LGBTİ’liler, daha sonra protestocuların ‘kırpılmış’ şiddet görüntüleri ve uydurma terör örgütü üyeliği suçlamaları ile ‘spot-light safsatası’ yapmakta; protestolarda meydana gelen tepki çeken tikel olaylarla protestonun tamamını, protest kitleyi oluşturan tikel gruplarla protestocuların tamamını genellemektedir. Spot-light ve aceleci genelleme safsataları, muzırr ve mudill iktidarın Türklerin üzerinde kullandığı ve en verimli sonuçları aldığı safsatalardır.

Bu safsataların alıcısı çoktur çünkü; Aziz Nesin’in dediği basbayağı hakikattir.

Sözgelimi sıradan bir kazada perte çıkmış bir polis otosunun resmini, ‘protestocu vandalların zarar verdiği kamu malı’ söylemiyle sosyal medyada kullanarak Türkleri kolayca yemleyebilirsiniz.

28 Şubat sürecinde ‘başörtüsü’ protestoları hengâmında o günün iktidarı, Hürriyet’e aynen şunları yazdırır;

‘Üniversitelerle birlikte türban gösterileri de başladı. İlk türban eylemi, dün Marmara Üniversitesi’nde yapıldı. İstihbaratçılar, İstanbul’da yoğunlaşarak eylemlere İBDA-C, PKK ve aşırı sol örgütlerin destek verdiğini belirledi.’

(Bkz: https://www.hurriyet.com.tr/gundem/dugmeye-bastilar-39105934)

İstihbaratçılar o gün de bugün de aynıdır. Hepsi devlettir. Devlet, ne istihbarattan ne de hükümetten ayrı düşünülebilir. İktidar kimse devlete de istihbarata da sahiptir. Bugün de öyledir, yarın da. Binaenaleyh, devletin/iktidarın çıkarlarıyla ulusun/milletin çıkarları çatıştığında iktidar, protest sivil alanı terörize ve kriminalize eder.

Devletin/iktidarın ajanları algıyı çarpıtmak için bu tür eylemleri her zaman provoke eder. Muhtemelen ‘LGBTi simgeli’ Kabe resmini yollayanlar da, DHKP-C ve MLKP’li görünen vandallar da devletin ‘tepki çeksin’ diye yerleştirdiği provokatörlerdir.

Kaldı ki bunlar devletin alışılageldik provokasyonlarından bağımsız gerçek olaylar da olabilir. Protestolar mahiyeti itibariyle yüreği hınç ve öfke dolu insanlar tarafından organize edilir. Zaman zaman taşkınlıkların meydana gelmesi öngörülür. Bununla birlikte söz konusu taşkınlıklar çoğu zaman yine devletin kolluk gücü vasıtasıyla orantısız şiddet uygulamasının sonucudur. 

Örneğin, Gezi Parkı’nda polis, protestocuların çadırlarını yakana kadar protestolar son derece barışçıl seyretmiştir. Polisin orantısız güç kullanımı sonrasında işler çığrından çıkmış ve birçok kamu malı zarar görmüştür. Bu zararın sorumlusu da tabii olarak kolluk gücüne orantısız güç ve şiddet kullanımını emreden iktidardır. 

Kamu malına zarar veren kimler ise sadece onlar adli soruşturmanın konusu olur. Birkaç kişinin suçu, bütün protestoculara teşmil edilmez. Oldukça farklı grupların biraraya gelerek sürdürdüğü protestoları LGBTİ+’ye ve DHKP-C’liliğe eşitlemek; meselenin aslında müminlerle sekülerler arasında yaşanan kavganın tezahürleri olduğunu söyleyerek din kavgasına çekmek, apaçık bir alçaklıktır.

III

Son tahlilde mesele, evet, rektör meselesi değil. Adım adım diktatörlüğe giden bir siyasadan duyulan rahatsızlık meselesidir. Ülkede iktidarın seçimle değişeceğine yönelik inanç kaybolmakta, milyonlar umutsuzca politik ve ekonomik daralmanın sıkıntısını çekmektedir. 

Siyasal baskıyla meşru seçimleri iptal ettiren, kaybedilen belediyelerde başkanların yetkilerini yasal düzenlemelerle elinden alan, üniversiteleri kapatan, mafya babalarına sahip çıkıp 40 yıllık siyasetçileri ihanetle suçlayan, muhalif parti başkan yardımcılarını sokak ortasında kurşunlayan, kendisine oy veriyorsa milletten sayan, kendisine oy vermeyen seçmenlere, öğrencilere, esnafa terörist diyen, nefret söylemini, kutuplaştırmayı vatanseverlik zanneden bu iğrenç heriflerin ibneliği, şüphesiz LGBTİ+ ibneliğinden daha büyüktür. LGBTİ+ ibneliği, bunların ibneliği yanında şerefli bir duruş kalır.

Elbette bu devran dönecek. Küfür devam edecek de zulüm devam etmeyecek. Bu iktidar değişecek. Fakat kanlı mı olacak, kansız mı olacak? Elbet zaman gösterecek…

#Erdoğanİstifa

İfade Özgürlüğünde Tekelleşme veya Politik Doğrucu Faşizm

Türkiye gün geçtikçe garip bir yer olmaya devam ediyor… Kavramlara ve değerlere ilkesel değil işlevsel yaklaşan; nalıncı keseri gibi kendine yontan, kendine tahsis eden ve kendi lehine yorumlayan birden fazla lümpen grubun kendi ‘vesayetini’ ikame etmeye çalışması, gündeme gelen her olayda yeniden ortaya çıkıyor. ‘Düşünce ve ifade özgürlüğü’ gibi ‘anti-dayatmacı, özgürlükçü’ değerlerden bile faşizm üretebilen bir realiteyle karşı karşıyayız.

En çarpıcı ve son örneğini, kamyoncu olması gerekirken akademisyen olmuş; kibir kumkuması, akademik etikten yoksun, düşüncelerini kritik eden birçok kimseye hakaret eden Mustafa Öztürk’ün bilinen herzevat ve türrehatına verilen tepkinin ‘linç’ ve ‘engizisyon’ olduğunu söyleyen lümpen özgürlükçülerin, ‘kendi yanlılıklarını’ söz konusu kavramlara nasıl da ‘yedirdiklerini’, bunların arkasına sığınıp kendi ifadeleri dışındaki ifadeleri ‘domine’ ederek bir tür vesayet dikte ettikleri söylemlerinde görüyoruz.

Türkiye’de kendini liberal zanneden ancak; esasında lümpen özgürlükçü (veya sosyal adalet savaşcısı/sjw) olan ‘güruhun’, toplumsal değerlerden ve toplumsal psikolojinin nasıl işlediğinden zerre nasibinin olmadığını sarahaten anlamış olmaktayız. Yoksa, toplumun neredeyse tamamının benimsediği ve kes(k)in bir şekilde inandığı bir bilgiyi (Kur’an’ın Allah’ın kelamı olması), nahoş, pejoratif ve hakaretamiz bir şekilde ‘yalanlayan’ birinin tepki ‘çekmemesini’ bekleyip, gündüz gözüyle rüya görenlerin (maladaptive daydreaming), realiteyi sağlıklı okuyabildiğini söylemek mümkün müdür?

Kamuoyunun, belirli bir ifadeye verdiği tepki, ifade içeriği ile genel kanının ne kadar uyuştuğuna bağlı olarak değişir. Bahusus inanç konularında, yaygın ve geçerli inancın aksine olan her ifade, tepkiyle, kınanmayla yani daha sert bir karşı-ifadeyle yanıt bulur. İfadenin hedef aldığı konu ne kadar önemliyse tepkiselliğin şiddeti de artar. Milyonlarca bireyin en temel inancına yönelik provokatif ve saldırgan bir ifade serdediyorsanız, buna verilen tepkisel ‘ifadelerin’ büyüklüğünü ve şiddetini hesap etmeniz gerekir. ‘Beni linç ediyorlar! Engizisyon mahkemesi kuruyorlar!’ minvalindeki ifadeleriniz gerçekle örtüşmeyen; apaçık tahriğinize seküler-kutsal mahfazalar aradığınız yakınmalardan ibaret hale gelir.

Nitekim Mustafa Öztürk’e verilen tepkilerin tamamı, ifade özgürlüğü sınırları içerisindedir. Bu tepkilerin bir kısmının kınayıcı, suçlayıcı ve şiddetli olması onların da birer ‘ifade’ olduğu gerçeğini değiştirmez. Tepkilerin kümülatif ve kalabalık olması Öztürk’ün linç edildiği anlamına da gelmez. Zira Öztürk’ün ifadeleri -içeriği gereği- milyonlarda ma’kes bulmaktadır. Linç, özneye fiziksel açıdan zarar veren veya vermeyi hedefleyen, meşru yargı kurumunu devre dışı bırakarak hüküm verme hakkını kendinde gören öfkeli bir grubun, somut suç çıktıları olan örgütlü eylemidir. Her kalabalık ve toplu karşıtlığın linç veya engizisyon olarak değerlendirilmesi, bu iki önemli kavramın aşınması ve içinin boşaltılması anlamına gelir.

(Kaldı ki burada ortaya çıkan şey linç kültüründen ziyade ‘tartışamama kültürüdür’. Bu ifade, linç kültürü ile tartışamama kültürünün beraber var olamayacağı şeklinde anlaşılmamalıdır.)

Öztürk’ün YÖK’ten ihraç talebi de bu minvalde değerlendirilmelidir. Birçok insanın talebidir ve nihayet ‘toplu bir ifadedir’. Yüksek öğretim erkinin kararının ne olması gerektiği ayrı bir konu olmakla birlikte, sözgelimi Öztürk’ün üniversiteden ihracının Öztürk’ün ifade özgürlüğünü ketmeden ne gibi bir tarafı bulunmaktadır? Negatif bir özgürlük olan ifade özgürlüğü, akademik ihraçla engellenebilecek bir özgürlük değildir. Öztürk, heretik görüşlerini ifade edebilecek onlarca kanala sahiptir ve ne devlet ne de bireyler tarafından engellenmektedir.

Esasında, yukarıda bahsi geçen kesimlerin Öztürk’ü ‘ifade özgürlüğü’ ile koruma gayretlerinin altında başka başka motivasyonlar yatmaktadır.

Kurancı (mealist), tarihselci, Maturidilik kisvesi altında İslam’la Milliyetçiliği te’lif etmeye çalışan Türk-İslamcı İlahiyatçılar gibi heretik grupların ortodoks Sünni İslamlığına yönelik büyük nefretleri meselenin asıl mihverini oluşturmaktadır. Öztürk’e olan tepki de toplumda en fazla karşılığa sahip olan Sünni cepheden gelmektedir. Heretik İslam’ın farklı gruplarını aynı safta buluşturan şey, Öztürk’e olan tepkinin ortaklaşa nefret ettikleri Sünni camia ve yorumcularından gelmesidir.

‘İfade özgürlüğü, linç kültürü, engizisyon’ gibi kavramlar ise mezkur nefretlerinin ambalajı olarak suistimal edilmektedir. Aksi halde, Cübbeli, İhsan Şenocak, Nurettin Yıldız gibi birçok figüre yapılan sosyal medya ‘linçlerinde’ de aynı tepkiyi verirlerdi. Oysa, bu lincin (!) bizzat uygulayıcıları kendileri oldular. Zaten bana göre bunların hiçbirisi linç addedilemez. İfade özgürlüğü ve eleştiri hakkı ‘herkes’ için geçerlidir.

Esas sorun, bu ülkede kendisini liberal diye tesmiye eden kimselerin bile sadece ‘kendi ifadeleri’ için özgürlük isteyip, diğer ifadeleri kendi vesayetçi anlayışlarına göre belirleyen/belirlemek isteyen politik doğrucu faşizmi nasıl ürettiğidir? Bu ülkede ne olmaktadır ki ‘çoğulcu, özgürlükçü’ olması gereken liberallikten dayatmacı zorbalık doğmaktadır? Esas üzerinde tartışılması gereken kanımca budur.

Türkiye’de ilkesel tutum sahibi olmada, ilkeye göre hareket etmede gözlenen isteksizlik, muhtemelen en büyük faktörlerden biridir. Zira en önemli değer ve ilkeler, araçsallaşmaktadır. İlkeye olan rağbet, ne kadar işe yaradığıyla pozitif korelasyon içerisindedir. Binanealeyh, ilkesel değil işlevsel bir yönelim mevcuttur. İfade özgürlüğü gibi önemli bir ilke, kendi yanlılığını kamufle etmek ve aynı zamanda diğer ‘ifadeleri’ sindirmek ‘işlevi’ itibariyle sık sık kullanılmaktadır. Tıpkı iktidarın, demokrasi, hukukun üstünlüğü, darbe karşıtlığı gibi önemli ilkeleri, anti-demokrasi, hukuksuzluk ve bir çeşit siyasal darbe üretmek, muhalifini, daha doğrusu siyaseti yok etmek için kullanması gibi…

Bu ülkede en medeni kavramlarla en bedevi uygulamalar tatbik edilmekte; güzel ambalajların içi, rezil ve kokuşmuş unsurlarla malamaldir. Bunda en önemli pay, toplumu birçok cehpeden çevreleyen ve etkileyen politikadadır. Kutuplaştıran, bölen, ayrımcılık yapan, muhalifini ihanetle itham ederek sindirmeye çalışan bir yapılanmayla muhatap olan toplumun, çoğulcu, özgürlükçü yorumlar üretmesi, tartışma kültürüne sahip olması çok da beklenmemelidir. Bir türlü kurtulamadığımız baskıcı, dayatmacı, faşist bataklığın oldukça derinlerde yatan temelleri mevcut olsa da bu yazıda, oraya girmek mümkün değil. Belki başka yazıya…

Son tahlilde, Mustafa Öztürk’ün kendisinden de, görüşlerinden de, görüşlerini ifade ediş tarzından da nefret ediyorum ancak; Mustafa Öztürk’ün söylemi ifade özgürlüğü kapsamındadır, korunmalıdır. Bununla birlikte Öztürk’ün meşum ifadelerine karşı verilen tepki de pekala ifade özgürlüğü kapsamındadır. Yok eğer böyle değerlendirilmeyecekse Öztürk’ün birçok seminerinde, konuşmasında dermeyan ettiği nefret dolu, sarkastik ve provokatif ifadeleri de ifade özgürlüğüne dahil edilemez.

Öztürk, kafir olma hakkına; Kur’an’ın Allah’ın kelamı olmadığına inanma hakkına sahip olduğu gibi Müslümanlar da tekfir etme hakkına sahiptir.

Hak ve özgürlükler, kimsenin tekelinde değildir, keyfe ma yeşa tahdid edilemez, yanlı bir şekilde tek bir tarafa tahsis edilemez.

‘İktidar Dini’nin İnananları

Hiç şüphesiz muktedir olanın da dini vardır. Yalnız bu din, iktidarın tam olarak kendisidir. Muktedirin dini; iktidardır. Tıpkı Antik Mısır’da firavunların Tanrı olup, dininin ‘firavuniyet (yani iktidarın kendisi)’ olduğu vechile, iktidarı ‘temellük’ etmek niyetinde olan her muktedir de zamanlar üstü bir paye olarak ‘firavun namzetine’ mâil ve tâlibdir.

Firavunun ve ‘iktidar dini’nin ortaya çıkması için aristokratik veya genetik (kalıtsal) koşulların varlığı elzem değildir. Bilakis ‘şahsiyeti’ ‘firavuniyetle’ hüsn-ü imtizac eden kişide ‘firavunluk’; elverişli koşulların doğmasını bekleyen bir kuvvedir. Bu kuvve, adaptif (uyumlu) ve responsif (esnek) hususiyetlere sahiptir. Yani her nev’ politik sistemin içine ‘ondanmış gibi görünerek’ (kamuflaj) girebilir. Böylece kuvveden fiile çıkacak zeminin meydana gelmesini beklemek, firavuni truvanın yapacağı en kolay şeydir.

Nitekim, demokratik Weimar Cumhuriyeti’nde, Almanya’nın ‘dış güçler’ tarafından baskı altına alındığı, Alman milletinin kendisini savunması gerektiği söylemiyle ‘seçimle’ iktidara gelen Alman miliyetçisi Hitler’le, demokratik Türkiye Cumhuriyeti’nde, başörtüsü, inanç özgürlüğü, güçlendirilmiş ‘yerel idare’ sloganlarıyla yine seçimle iktidara gelen ‘Şahıs’; firavuniyetlerini ‘kamufle’ ederek meşru ve yasal sisteme kolayca sızmışlardır. La’netullahi aleyhima!

Şu halde ‘Ra’nın çocukları’ sadece antik Mısır’da doğmaz. Firavun; ‘Führer’ veya ‘Reis’ olarak da ortaya çıkar.

Doğrusu, Ra’nın çocukları bugün çok daha spesifik ve komplike bir yapıyı delerek, o yapıyı yıkarak ortaya çıkar. Bu anlamda sözgelimi II. Ramses veya Akhenaton’un başaramadığı şeyleri başarır. Irsi firavuniyeti ‘bir anda elinde bulanla’, son derece zor ‘eleme (seçim)’ süreçlerinden geçerek tahakkuk ettiren arasında oldukça büyük farklar bulunmaktadır. Nitekim bu nisbet, zulüm, güç ve otoriteyi uygularken daha şiddetli olarak ortaya çıkar. Biri vehbi, diğeri kesbidir. İktisab edilerek tahakkuk ettirilen firavunluk (Führer ve Reis örneklerinde olduğu gibi) çeşitli organlara dağılmış ‘iktidar’ gücünü tekelleştirmek ve bu tekeli de tevsi’ etmek ister.

Modern demokratik değerlerden oluşan, sıradan halkın ördüğü meşruiyyet duvarını, firavunluk kanunlarından oluşan (örneğin; KHK’lar) ‘yasa bombalarıyla’ yıkar. Hakkaniyete uygun ‘meşru’nun’ yerine keyfi ve gecelik ‘kanunlar’ dikilir.

‘Şunu asla unutmamalıyız ki Adolf Hitler’in Almanya’da yaptığı her şey ‘yasaldı’ (…). Hitler Almanyası’nda bir Yahudi’ye yardım ve onu teselli etmek ise ‘yasa dışıydı’.’

Martin Luther King Jr., Birmingham Hapishanesi’nden Mektup

Peki bu nasıl ortaya çıkar? İyilerin kötülerden aldığı ibretle kurduğu meşru’ sistemler nasıl ‘Führerlere’ ve ‘Reislere’ teslim edilebilir? İyiler, kötüler tarafından nasıl bu kadar kolayca kandırılabilir?

Cevap, iyileri kendilerine ‘inandıran’ kötülerin maharetindedir. Kuvveyi fiile çıkaran zemin, iyileri ‘şoke’ eden planlı maniplasyonlarla harekete geçirilir: Bu, bazen Hollandalı bir anarşiste ‘çıkartılan’ Reischstag Yangını; bazen de aylar öncesinden bilindiği halde yüzlerce insanın ölümüne neden olan ‘kontrollü bir darbe’ şeklinde olur.

Vakit çok geçtir: İyiler, kötüler tarafından kandırılır, muktedirin dini, tek hakim din haline gelir.

Slogan da ‘An das deutsche Volk (Alman halkı için!)’ veya ‘Milli irade’dir. Firavunluklarını kolektif kimliğe taşıyan duygusal propagandalar, kitleleri ‘iktidar dininin inananları’ haline getiren en uygun araçlardır.

Böylece Gestapo’yu kurarak demokratik Weimar Cumhuriyetini polis devleti haline getiren; ‘Benim bir vicdanım yok, benim vicdanım Hitler’dir!’ diyen Hermann Göring gibi, ‘Hayatımın sonuna kadar sadık kalacağım badem bıyıklı Hitler’im beni bağışlasın.’ diyen vezirler türer.

İyilik, kötülük tarafından absorbe edilir. Bölücülük, millilik diye pompalanır…


Orjinal yazım tarihi: Haziran 24, 2020.